Sektörün Yıldızları
22 ayar ‘Taç Zincir’ modelleri, büyük ilgi gördü!
22 ayar ‘Taç Zincir’ modelleri, büyük ilgi gördü!
1984 yılından beri toptan altın zincir sektöründe farklı tasarımların buluşma noktası olmayı başaran Taç Zincir, 14 ayar başta olmak üzere talep edilen tüm ayar kategorilerinde geliştirdiği zengin ürün portföyünü Çukurova Mücevher Fuarı’nda sergiledi. Taç Zincir firma sahibi İbrahim Boyacı, Adana ve yakın illerin firmaları için büyük önem taşıdığını belirterek, 22 ayar kategorisinde fuara özel geliştirdikleri modellerin büyük ilgi gördüğünü söyledi. Toptan altın zincir sektöründe geniş ürün gamıyla tanınan markalardan biri olan Taç Zincir, 14 ayar başta olmak üzere tüm altın ayarlarında ve renklerde ürün geliştiriyor. Marka, yurt içindeki pazarlama stratejisi kapsamında fuarlara büyük önem veriyor. Geçmiş yıllarda Kahramanmaraş’ta düzenlenen fuara da katılan Taç Zincir, bu yıl Adana’da düzenlenen Çukurova Mücevher Fuarı’nda da yer aldı. Adana ve bölgesinin kuyumculuk anlamında yüksek bir potansiyele sahip olduğunu belirten Taç Zincir firma sahibi İbrahim Boyacı, Çukurova Mücevher Fuarı’nı değerlendirirken, bölgesel fuarların yakın tarihler içerisinde gerçekleşmesinin organizasyonlardaki verimi düşürdüğünü dile getirdi. Boyacı, bölgedeki geniş müşteri ağı nedeniyle fuarda yer almaya büyük önem verdiklerini, organizasyon nedeniyle birçok yeni müşteriyle de tanışma imkanı yakaladıklarını söyledi: “Bu fuarın bir önceki adresi Kahramanmaraş’tı. Biz, firma olarak oraya da katıldık. Fuar, ilk düzenlendiği yer olan Adana’ya taşınınca burada da yerimizi aldık. Tabii ki büyük beklentilerle fuara katıldık. Önce Mezopotamya, ardından Çukurova… Fuarların üst üste gelmesi beklentilerimizin gerçekleşmesini olumsuz etkiledi. Fuarı ziyaret eden profesyonel alıcıların çoğu kendi müşterilerimizdi. Firma olarak Adana ve çevresindeki illerle çalışıyoruz. Adana, gerçekten güzel bir pazar bizim için. Adana’ya değer veriyoruz ve bu bölge için yeni ürünler geliştiriyoruz. Bölgeyle geçmişe dayanan ticari ilişkilerimiz nedeniyle fuara katılmak bizim için önemliydi. Fuarda kendimizi gösterdik, ürünlerimizi ve tasarımlarımızı tanıttık. En önemlisi de onlara değer verdiğimizi ortaya koyduk.  Müşterilerimizle görüştük, alışverişimizi yaptık. Ayrıca, fuarda bizi tanımayanları da tanımış oldu. Bu yüzden fuar, bizim için çok iyiydi diyebilirim.” Yeni ürünlerimiz ilgi çekti! Taç Zincir, Akdeniz bölgesindeki talepleri göz önünde bulundurarak 22 ayar olarak geliştirdiği yeni ürün ve koleksiyonları fuarda sergiledi. Boyacı, yeni ürünlere müşterilerin gösterdiği ilgiden oldukça memnun.  “Bizim firma olarak ürün çeşidimiz çok ve ürünlerimizi geliştirmeye çalışıyoruz. 14 ve 22 ayar ürünler götürdük. Bölgede 22 ayarda ürün yapan fazla firma yok. Bu nedenle bölgeye özel bir koleksiyon hazırlayıp getirdik. Ve gerçekten ilgi çekti. Müşteriler de bu farklı koleksiyonu beğendi. Bu yüzden memnunuz.” Taç Zincir firma sahibi Boyacı, firma olarak düğün sezonuna iddialı bir hazırlık yaptıklarını ve yeni ürün gruplarıyla piyasada ilgi göreceklerini sözlerine ekledi.   
Mustafa Tuz: Mezopotamya Fuarı’na destek vermek boynumuzun borcu!
Mustafa Tuz: Mezopotamya Fuarı’na destek vermek boynumuzun borcu!
Tuz Gold, yaklaşık 34 yıldır 22 ayar olarak şekil verdiği CNC bilezik, şarnel ve tel bilezik modellerini Şanlıurfa ve çevre illeri başta olmak üzere ülkenin birçok noktasına toptan olarak pazarlıyor. Darphane’den aldığı sarrafiye ürünlerinin Şanlıurfa’da dağıtımını yapan Tuz Gold, aynı zamanda üreticilere de has altın hizmeti veriyor. Fuar nedeniyle birçok yeni müşteri kazandıklarını açıklayan Tuz Gold firma sahibi Mustafa Tuz, organizasyonla ilgili olarak “Gelecek fuarlara katılmak da boynumuzun borcudur.” dedi.  Diyarbakır’da üç yıl aradan sonra ikinci kez gerçekleştirilen Mezopotamya Mücevher Fuarı’na sadece Diyarbakır ve İstanbul’dan değil, çevre illeri başta olmak üzere birçok bölgeden kendi alanlarında uzman, öncü firma ve markalar katıldı. Bu firmalardan biri de Şanlıurfa’da 1984 yılından beri faaliyet gösteren Tuz Gold. Tuz Gold firma kurucuları, 1984 yılında mesleğe perakende piyasasında adım atmış. 1993 yılında ise kuyumculuğun üretim hattında bilezik imalatına başladı. Tuz Gold, bugün 22 ayar olarak şekil verdiği CNC bilezik, şarnel ve tel bilezik modellerini hem üretiyor, hem de Şanlıurfa ve çevre illeri başta olmak üzere ülkenin birçok noktasına toptan olarak pazarlıyor. Firma ayrıca, Darphane’den aldığı sarrafiye ürünlerinin Şanlıurfa’da dağıtımını gerçekleştiriyor. 2015 yılındaki fuara da katıldıklarının altını çizen Tuz Gold firma sahibi Mustafa Tuz, “Allah kısmet ederse gelecek yıl da yine katılacağım. Mezopotamya Fuarı, olması gereken bir fuar. Doğu ve Güneydoğu, bakir bölgeler ve tanıtıma ihtiyacı var. Bölgenin firmaları olarak bizler, burada olmalıyız ki diğer büyük firmalar da gelsin. Fuara katılarak bölgenin yüksek potansiyelini ortaya koymalıyız. Belki de çok firma, güvenlik kaygısıyla gelmiyor; ama bence gelip görmeliler.”diyor. Fuar nedeniyle birçok yeni müşteri kazandıklarını bildiren Mustafa Tuz, organizasyonla ilgili olarak da “Gelecek fuarlara katılmak da boynumuzun borcudur.” şeklinde değerlendirme yaptı. Tuz, “ Fuar, çok iyiydi, yeni müşteriler kazandık. Katılımcı bakımından da 2015 yılına göre çok iyiydi. Sadece, yurt içinden değil, farklı ülkelerden de misafirler geldi. Tuz Gold olarak bölgemize hitap ettiğimiz tüm bilezik imalatçılarına has altın satıyorum. Has sattığımız müşterilerle rekabet ortamı olmasın diye bilezik çeşitlerimizi bu fuara getirmedik. Fuara sarrafiye ve has olarak katıldık.  Mezopotamya Fuarı’na gelecek yıl da katılmak boynumuzun borcudur. Müşteri kazanmak ve sipariş yazmak için değil. Bu fuar, olmazsa olmazımız… Allah, bize bu gücü verdiği müddetçe destek vermemiz lazım.” diyor. Piyasalarda düğünler nedeniyle hareketlilik yaşadıklarını vurgulayan Tuz Gold firma sahibi Mustafa Tuz, Ramazan’da ilk haftalarda işlerde düşme yaşandığını; ancak ikinci haftadan sonra işlerin hızlandığını dile getirdi.
Mardin’de pırlantalı ürünlere talep artıyor!
Mardin’de pırlantalı ürünlere talep artıyor!
Mardin deyince ilk akla telkari sanatıyla bezenen el işi takılar gelse de son zamanlarda tektaş ve beştaş modellere olan ilgi arttı. Pataç Kuyumculuk, 14 ve 22 ayar gruplarında ürettiği zengin modelleri, toptan ve perakende olarak tüketicilere sunuyor. Firmanın ürün yelpazesinde, pırlantaların yanı sıra incilerle bezenmiş, telkari sanatıyla gergef gibi işlenmiş takılar ve yarı değerli taşlarla süslenmiş ürünler bulunuyor. Mezopotamya’nın otantik zenginliğini başarıyla temsil eden Mardin, telkari sanatındaki eşsiz takı örnekleriyle adından söz ettiriyor. Günümüzde birçok el sanatı gibi telkari de teknolojik gelişmelerden olumsuz etkilense bile halen bu sanatı başarıyla yürüten firmalar da yok değil. Pataç Kuyumculuk, ürün portföyünde telkari işçiliğiyle dokunmuş takılara yer veriyor. Firma sahibi Yusuf Paşaoğlu, 8 yaşından beri kuyumculuk işiyle uğraşıyor. Mesleğin imalat kısmında kuyumculuğa adım atan Paşaoğlu, bugün Mardin’de 14 ve 22 ayar gruplarında ürettiği zengin modelleri, hem toptan olarak kuyumculara pazarlıyor, hem de perakende olarak tüketicilere sunuyor. Pataç Kuyumculuk firmasının ürün yelpazesinde ağırlıklı olarak incilerle bezenmiş, eşsiz el işi telkari sanatıyla gergef gibi işlenmiş takılar ve yarı değerli taşlarla süslediği ürünler yer alıyor. Uzun yıllar telkari modellerinde inciyi başarıyla kullanan firma, 1997 yılından itibaren inciyi altınla birlikte işlemeye başlıyor. Müşterilerine sundukları ürünlerde özgün olmaya çok önem verdiklerini belirten Pataç Kuyumculuk firma sahibi Yusuf Paşaoğlu, incili altın modellerinin yanı sıra piyasada çok ilgi gören bademli setler de yaptıklarını söyledi. “Portföyümüzde yarı değerlitaşlarla inci ve telkarinin bir arada kullanıldığı modeller de var. Ayrıca, gelinler için özel sipariş incili setler de yapıyoruz. Mardin içine Midyat’a, Kızıltepe’ye İstanbul’da Mardinli olan birkaç kuyumcu dostumuza  istek üzerine kendi müşterilerine sunmak üzere gönderiyoruz.” dedi. Hediyelik takılar Mardin deyince ilk akla telkarinin geldiğini söyleyen Paşaoğlu, illerine gezmek için gelenlere hitap etmek üzere el işi telkarili takılar, liralı bilezikler ve isimli altınlı bilezikler hazırlıyor. Firma, hafif ürünler, kolye uçları, bileklik modellerini ise Arpaş, Cemcem ve İlkar Kuyumculuk’tan alıyor. Pataç Kuyumcukluk, mağazalarında tüketicilerin talebi üzerine pırlantalı ürünlere de yer veriyor. Pırlantalı takı kategorisinde tektaş ve beştaş modelleri özellikle Mardin’de çok fazla ilgi görüyor. Yusuf Paşaoğlu’na göre, piyasada işleri bozan en önemli unsur fiyatlardaki dalgalanma. “Altın fiyatlarındaki yükseliş, tüketicilerin kafasında soru işaretleri oluşturuyor. Düşer mi, yükselir mi, şimdi mi sonra mı alalım soruları soruluyor. İniş ve çıkışlar, sektörde büyük sıkıntılar oluşturuyor. Düğün sezonunda da bu incili takılar, çok fazla gidiyor. İncili takıların tercih edilme sebeplerinden en önemlisi de satılmayarak anneden kıza hediye olarak kalıp ömür boyu taşınmasıdır.”
Ayhan Akbay Fuarın performansı bize gurur verdi!
Ayhan Akbay Fuarın performansı bize gurur verdi!
Bismil Kuyumcular Derneği Başkan Yardımcısı ve Hima Kuyumculuk firma sahibi Ayhan Akbay,  Mezopotamya Fuarı’na gösterilen yoğun ziyaretçi ilgisinden gurur duyduklarını açıkladı. Akbay, hem kuyumculuk sektörüne, hem de Diyarbakır’a katkı sağlayan fuara destek vermeye devam edeceklerini dile getirdi. Mezopotamya Mücevher Fuarı’nın sergilediği yüksek performansta katılımcı firmaların yanı sıra Diyarbakır esnafı başta olmak üzere yakın illerden gelen ziyaretçilerin katkısı büyük. Kuşkusuz, organizasyonun bu başarısında Diyarbakır’ın kuyumculukta sadece perakende olarak değil, toptan ve üretimdeki potansiyeli de etkili oldu. Bismil’den fuara katılımcı olarak yer alan Hima Kuyumculuk, 22 ayar kategorisinde bilezik, Hint, Trabzon, Diyarbakır hasır modelleri, Urfa akıtması, Halep işi zincirler ve pırlantalı modellerini sergiledi. Firma sahibi ve Bismil Kuyumcular Derneği Başkan Yardımcısı Ayhan Akbay, 25 yıllık mesleki deneyimi olan bir isim. Mesleğe perakendeci olarak başlayan Akbay, çeşitli atölyelere ürettirdiği modelleri Bismil ve Diyarbakır başta olmak üzere tüm Türkiye’ye pazarlıyor.  Mezopotamya Fuarı’nın son derece başarılı geçtiğini söyleyen Akbay, fuara katkısı olan Türkiye’nin farklı illerinden gelen oda ve dernek başkanlarıyla İstanbul, Adana ve Kahramanmaraş’tan katılımcı olarak yer alan firmalara teşekkür ettiklerini dile getirdi.     Pırlantaya ilgi artıyor Son yıllarda tüm Türkiye’de olduğu gibi Diyarbakır’da da pırlantaya gösterilen ilgi arttı. Akbay, “Nişanlarda tektaş pırlanta takılıyor. Yavaş yavaş pırlantaya dönüyorlar.  Biz de tanıtıyoruz.  En çok tektaş modelleri satılıyor.” dedi. 2017 yılında Diko tarafından düzenlenen Kuyumcular arası futbol turnuvasının şampiyonu HİMA Spor oldu. Kupayı takımının kaptanı AYHAN AKBAY kaldırdı.       
Kemal İlkar Fuarlar, AVM mantığıyla çalışırsa daha başarılı olur!
Kemal İlkar Fuarlar, AVM mantığıyla çalışırsa daha başarılı olur!
Büyük yatırım yaparak fuarlara katıldıklarını belirten İlkar Kuyumculuk firma sahibi Necati İlkar, fuarlarda azami verimin alınabilmesi organizatör firma ve oda yönetimine dikkat çekici bir çağrıda bulundu. İlkar,“Başarılı olmak isteniyorsa kuyumcuları, mağazalarını kapattıktan sonra akşam buraya davet etmeliyiz. AVM’lerde olduğu gibi fuar, geç saatlerde açılıp gece 22.00- 23.00 saatlerine kadar ziyarete açık olmalıdır.” dedi. 14 ayar fantezi kategorisinde benzersiz ürünleriyle 2015 yılından sonra bu yıl ikincisi düzenlenen Mezopotamya Mücevher Fuar’na katılan İlkar Kuyumculuk yetkilileri, organizasyonun daha da başarılı olması için Sereks Fuarcılık ve Diyarbakır Kuyumcular Odası’ndan bir talepte bulundu. İlkar Kuyumculuk firma sahibi Necati İlkar, katılımcıların daha fazla alıcı gruplarıyla buluşması için fuarların akşamları geç saate kadar açık tutulması gerektiğini açıkladı. İlkar, bu önerisinin gerekçeleriyle ilgili şunları söyledi: “Fuarı sadece sipariş almak ve satış olarak görmüyoruz. Meslektaşlarımızla bir araya geldiğimiz, tanıtım yaptığımız; müşteri satıcı, müşteri toptancı ve müşteri atölyeci ilişkilerini biraz daha geliştirmek istediğimiz platformlar olarak bakıyoruz. Ancak, bize yeterli derecede tanışabilmek için kuyumcuların gelmemeleri bizi üzüyor. Büyük sıkıntılara katlanarak fuara geliyoruz. Fuar öncesinde 10 gün ticaret yapmayı bırakıyoruz. Ürünleri hazırlamak, fuarda sergilemek, toplamak ve pazarlama ekiplerine ayrı zaman ve emek istiyor.Sereks Fuarcılık ve Oda başkanımız, daha başarılı olmak istiyorlarsa kuyumcuları mağazalarını kapattıktan sonra buraya davet etmeliyiz. Fuar alanını saat 10.00 yerine 13.00 veya 14.00’te açabiliriz. Tıpkı AVM’lerde olduğu gibi akşam, saat 22.00-23.00’e kadar açık olmalıdır. O zaman hiçbir kuyumcunun ben dükkanda yalnızım, bırakıp gelemedim mazereti olmayacak.” 40 yıllık kuyumcu geçmişinin 35 yılını pazarlamayla geçtiğini vurgulayan İlkar,  verdikleri emeğin karşılığında verim beklediklerini, bu nedenle fuarı düzenleyen Sereks Fuarcılık yetkilileri ve destek veren Diyarbakır Kuyumcular Odası Başkanı’na başarılı fuar için teşekkür ettiklerini bildirdi. Kaliteyi ucuza bulamazsınız! 14 ayar fantezi modellerini ülkenin birçok farklı il ve bölgelerine pazarlayan Necati İlkar, sadece iç piyasaya hizmet verdiklerini, düşük fiyat politikası nedeniyle dış pazarlarla çalışmadıklarını vurguladı.  “14 ayarda klasik fantezi çalışıyoruz. Küpe, yüzük, döküm tarzı ve taşlı ürünler değil. Üretimi daha zor olan fantezi olan modelleri tercih ediyoruz. Üretimi zor ve gramajları hafif olan ürünlerin satışı kolay olan ürünlerde bizi zorladılar. Fiyatlar yüksek satamıyoruz; ama bizim yaptığımız ürünlerin normalin yüzde 50 altında olduğu için bizi de kurtarmıyor. Böyle bir sıkıntı da var. Hem de çok güzel olacak, hem de ucuz. Maalesef, hem güzel, hem de ucuz öyle bir şey yok. İhracattaki fiyatlar çok düşük.  İhracattaki fiyat imalatçıyı da kurtarmıyor.  Toptancı aracı bir firma olarak başka bir yerden alıp üzerine bir şey koymamız mümkün değil.”
Yoğun ziyaretçi trafiği, Elif Gold’u mutlu etti!
Yoğun ziyaretçi trafiği, Elif Gold’u mutlu etti!
22 ve 14 ayarda zengin ürün çeşitlerinin yanında yöresel takı modelleriyle beğeni kazanan Elif Gold, Mezopotamya Fuarı’na iç piyasa ve yurt dışından gösterilen ziyaretçi ilgisinden memnun.Elif Gold firma sahibi Muhammed Utangaç, fuarla ilgili yapılan yoğun tanıtım ve çabaların meyvesini verdiğini belirterek, özellikle çevre illerden kuyumcuların fuarı sahiplenmesi ve ziyaretinin kendilerini mutlu ettiğini vurguladı. 14 ve 22 ayar bilezik- Halep zinciri, habbeli takımlar, hasır bilezik ve kişniş çeşitleri başta olmak üzere zengin bir ürün yelpazesiyle hizmet veren Diyarbakır’ın önde gelen firmalarından biri olan Elif Gold, bu potansiyelini 2. Mezopotamya Mücevher Fuarı’nda iç piyasa ve yurt dışından gelen müşterilerine sergiledi. Elif Gold firma sahibi Muhammed Utangaç, fuarla ilgili yapılan yoğun tanıtım ve çabaların meyvesini verdiğini düşünüyor. Utangaç, özellikle çevre illerden kuyumcuların fuarı sahiplenmesi ve ziyaretinin kendilerini mutlu ettiğini ifade ederek, “2015 Fuarı’na göre, daha güzel, canlı ve yüksek katılımcı sayısı olan bir organizasyon oldu. Bunlara paralel olarak ziyaretçi de oldukça fazlaydı. Biz firma olarak yoğunluktan şikayetçiyiz diyebiliriz. Organizasyona, özellikle çevre illerden ziyaretçilerin yoğun ilgi göstermesi bizi mutlu etti. Yeni müşteriler kazandık. Yoğun çabalar ve ektiğimiz ağaçlar meyvesini verdi diyebiliriz. 22 ayar grubu ve 14 ayar için de fuara özel bir koleksiyonla büyük bir firmayla işbirliği yaparak müşterilerimize sunduk.  14 ayar kategorisinde A’dan  Z’ye tüm ürün grupları var. Fiyatlar da oldukça uygun.”dedi. El işi takılar beğenildi! Yöresel takıların en zengin çeşitlerini sunan Elif Gold,  fuarda da 22 ayar el işi takılarının çok beğeni kazandığını ifade ediyor:  “Elif Gold’un tüm potansiyelini fuarda görücüye çıkardık. 22 ayar el işi takılarımız,  Diyarbakır hasırı, akıtma ve bilezik modelleri, tel bilezik ve fantezi koleksiyonumuzu müşterilerimize sunduk.  Yurt dışından getirdiğimiz Hint takıları çok talep gördü. Firma olarak fuardan 6 ay önce hazırlıklarını yaptığımız 22 ayarda farklı bir bakış açısıyla geliştirdiğimiz ürünlerden iyi sipariş aldık. Bazı modeller elimizde bitmesine rağmen sipariş yazdık.” Gelecek yıl da Mezopotamya Mücevher Fuarı’na katılmak istediklerini dile getiren Muhammed Utangaç, Ramazan ayının ardından yoğun bir düğüm sezonunun sektörü beklediğini sözlerine ekledi.
Siyaset Haberleri
Teknoloji Haberleri
Spor Haberleri
Sağlık Haberleri
Kültür Sanat Haberleri
'Yapabilirsin' belgeseli özel gösterimi gerçekleşti.
'Yapabilirsin' belgeseli özel gösterimi gerçekleşti.
Değişimi kendi hayatında yaratmış ve çevresine yaymayı başarmış Türkiye’nin dört bir yanından dokuz kadının hikâyesinden hareketle hazırlanan YAPABİLİRSİN belgeseli özel gösterimi Kanyon Cinemaximum’da gerçekleşti.İş ve sanat dünyasından yoğun katılımın olduğu gecede davetliler, umut aşılayan YAPABİLİRSİN’in kadın kahramanlarına büyük ilgi gösterdi. Kadının dokunduğu her alana verimi ve gelişimi taşıdığını belirten Toplumsal Cinsiyet Eşitliği savunucusu, SUTEKS Group Yönetim Kurulu Başkanı Nur GER, “Bugün burada bu filmin kahramanlarıyla bir arada olmaktan onur duyuyorum. Bu kadınlar ve tüm bu kadınları destekleyen baba, eş ve çocuklar, hepsi örnek rol modelleridir.“YAPABİLİRSİN”, bu mucizeyi gerçekleştiren ve topluma ilham veren kadınlarımızın hikâyesi. Tabii ki, erkek-kadın hepimize ilham veriyorlar. Ne mutlu ki, bize böyle bir fırsatın ortaya çıkmasına vesile olmak düştü” dedi. Çekimleri Adıyaman, Hatay, İstanbul, İzmir-Çeşme-Germiyan, Kars ve Mersin-Arslanköy’de gerçekleşen Tuluhan TEKELİOĞLU imzalı belgesel; kendi hayatının dizginlerini cesaretle ele almış güçlü kadınların ilham veren başarı hikâyelerini gözler önüne seriyor. Geleneksel rollerden sıyrılan kadının; kendisine dayatılanı değil, kendi seçtiği hayatı yaşadığında yarattığı değişime odaklanan YAPABİLİRSİN, her kadının bu güce sahip olduğunun altını çizerek cesaretlendirmeyi amaçlıyor.
Türkiye'de ilham veren 9 kadının hikayesi
Türkiye'de ilham veren 9 kadının hikayesi
Umuda çok itiyaç duyduğumuz şu günlerde Tuluhan Tekelioğlu’nun yeni belgeseli “Yapabilirsin”, “İnandığın şey için harekete geç, o güç zaten sende var” mesajını veriyor.Değişimi kendi hayatında yaratmış ve çevresine yaymayı başarmış Türkiye’nin dört bir yanından dokuz kadının hikâyesi bir belgesel oldu. Umuda çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Tuluhan Tekelioğlu’nun yeni belgeseli “Yapabilirsin”, “İnandığın şey için harekete geç, o güç zaten sende var” mesajını veriyor. Belgeselin galası ise önceki gece Kanyon’da gerçekleştirildi. Çekimleri 1 buçuk ay süren, Tunceli, Adıyaman, Hatay, İstanbul, İzmir-Çeşme-Germiyan, Kars ve Mersin-Arslanköy’de gerçekleşen belgesel; kendi hayatının dizginlerini cesaretle ele almış güçlü kadınların ilham veren başarı hikâyelerini gözler önüne seriyor. Geleneksel rollerden sıyrılan kadının; kendisine dayatılanı değil, kendi seçtiği hayatı yaşadığında yarattığı değişime odaklanan “Yapabilirsin”, her kadının bu güce sahip olduğunun altını çizerek cesaretlendirmeyi amaçlıyor. “Yapabilirsin” belgeseli “Var olanı kabul etmek mi? Yoksa bir adım atmak mı? o adımı attığında enginlere sığmıyor, taşıyorsun. Sadece o adımı atacak cesareti göster” diyor. Belgeselin ilk gösterimi ise Hatay’da olacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Başkent Üniversitesi’nde üniversite öğrencileriyle buluşacak olan belgesel, çekimlerin yapıldığı kentlerde de gösterime girecek. Belgeselin kadınları Belgeselde, ev hanımıyken al tın bileziklerini satarak girişimciliğe başlayan ve kaz yemeğini turizme kazandıran girişimci Nuran Özyılmaz, ailesinin tüm itirazlarına rağmen endüstri mühendisliği bölümünde okurken silahlı kuvvetlere giren ve Türkiye’nin ilk kadın F16 pilotu olan Berna Şen Özmen, 2016 Paralimpik Olimpiyatları’nda dünya rekoru kırarak Halter şampiyonu olan Nazmiye Muslu Murat, 2001 yılında köy kadınlarının yaşadıklarını tüm dünyaya göstermek için Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nu kuran ve tarlada çalışarak biriktirdiği para ile kadına karşı şiddet sorununu anlatan “Yün bebek” filmini yazıp yöneten Ümmiye Koçak, hemşirelik okurken İstanbul Hukuk Fakültesi’ni kazanan ve bu gün Türkiye’nin en çok tanınan avukatları arasında yer alan Altın Mimir, 2010 yılında “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nu kuran Gülsüm Kav, Adıyaman Fevzi Çakmak Ortaokulu’nda müzik öğretmeni olan ve engelli öğrencilerin de içinde bulunduğu 400 kişilik bir orkestra kuran Ece Apaydın, zeytin toplayarak geçimini sağlayan ve köy evlerinin dış cephelerine graffiti yapan ve 54 yaşındaki Nuran Erden, oğlunun rahatsızlığına çözüm bulmak amacıyla Türkiye’de üretimi olmayan propolisi kendi temin eden ve Türkiye’nin ilk yerli propolisini bir dünya markası haline getirmek için SBS Bilimsel BioÇözümler’i kuran Aslı Elif Tanuğur yer alıyor.
Selanik Belgesel Festivali başlıyor
Selanik Belgesel Festivali başlıyor
19. Selanik Belgesel Festivali bu akşam Paul Dugdale’in yönettiği The Rolling Stones Olé Olé Olé ! : A Trip Across Latin America filmiyle başlıyor. Etkinlik süresince 213 kısa ve uzun belgesel izleyicinin beğenisine sunulacak.  19. Selanik Belgesel Festivali (3-12 Mart) açılışını bu akşam efsanevi Rock grubu The Rolling Stones’un Latin Amerika turnesini ve Küba’da verdikleri tarihi konseri saptayan The Rolling Stones Olé Olé Olé: A Trip Across Latin America (Paul Dugdale/ İngiltere) adlı belgeselle yapıyor. Etkinlik bir filmin Dünya, 14 filmin Uluslararası, 4 filmin Avrupa, 183 Yunan belgeselin ilk gösterimlerini gerçekleştirecek. Bu yıl ilk kez Uluslararası Yarışma Bölümü düzenleniyor. 50 dakikayı geçen 12 uluslararası belgesel Altın İskender ( 5.000 Euro) ve Özel Jüri Ödülü (2.000 Euro) için yarışacaklar. Uluslararası jüri, Paul Pauwels (Başkan, Avrupa Belgesel Ağı yönetmeni/ Belçika), Dina Iordanova (Film Bölümü Profesörü/ Bulgaristan), Laurent Rigoulet (Gazeteci/ Fransa), Talal Derki (Yönetmen/ Suriye), Marianna Economou’dan (Yönetmen/ Yunanistan) oluşuyor. Roberto Tirapelle (Başkan/ İtalya), Bettina Hirsch (Almanya), Christos Skyllakos’tan (Yunanistan) kurulu Uluslararası Film Eleştirmenleri jürisi de (Fipresci) en iyi uluslararası belgeseli seçecek.   Uluslararası Yarışma’da yer alan belgeseller şunlar: Deltas, Back to Shores (Charlie Petersmann/ İsviçre), Dream Empire (David Borenstein/ Danimarka), It’s Not Yet Dark (Frankie Fenton/ İrlanda–İngiltere-ABD), Machines (Rahul Jain/ Hindistan–Almanya-Finlandiya), Memory Exercises (Paz Encina/ Arjantin–Paraguay–Fransa–Almanya), Rumble: The Indians Who Rocked The World (Catherine Bainbridge, Alfonso Maiorana/ Kanada), Sacred Water (Olivier Jourdan/ Belçika), Shingal, Where Are You ? (Angelos Rallis/ Yunanistan-Avusturya-Belçika), Stories Our Cinema (Did) Not Tell (Fernanda Pessoa/ Brezilya), The Extra Mile (Victoria Vellopoulou/ Yunanistan), Transitioning: Transgender Children (Rose Olivier, Lluis Monserrat/ İspanya), Village Potemkin (Dominikos Ignatiadis/ Yunanistan).   Festivalin öteki bölümlerinin başlıkları İnsan Hakları, Habitat, Bellek–Tarih, Kaleydoskop, Yemek Yemeğe Karşı, Sinema, Müzik, Yunan Panoraması, Oberhausen Kısa Deneysel Belgeseller Seçkisi, Film Forward, Vitaly Mansky’ye Saygı, John Berger Radikal Bir Hümanist, Angela Ricci Lucchi- Yervant Gianikian’a Saygı, Azınlıklara Saygı, Dimitri Eipides’e Beyaz Kart, Çocuklara Belgeseller’den oluşuyor. İnsan Hakları bölümünde yönetmenliğini Aslı Özarslan’ın yaptığı Dil Leyla adlı belgesel Almanya’dan katılıyor. Usta belgeselciler Ulrich Seidl’ın Safari (Avusturya), Sergei Loznitsa’nın Austerlitz (Almanya), Claire Simon’un The Graduation (Fransa), Vitaly Mansky’nin belgeselleri dikkat çeken yapımlar arasında yer alıyor. 2001’den beri Avrupa Belgesel Ağı (EDN) ile Selanik Belgesel Festivali’nin ortaklaşa düzenlediği Pitching Forum 2017 profesyonel belgeselcilere yeni projelerini uluslararası yatırımcılara, odyovizüel medya temsilcilerine, dağıtımcılara sunma olanağı sağlıyor. Bu yıl başvuran 21 proje içinde Türkiye’den yönetmenliğini Ender Yeşildağ’ın, yapımcılığını Bingöl Elmas’ın yaptığı Vasilis var. John Berger’in çizimleri ve özgün tablolarının yanı sıra festivalde çok sayıda sergi de var. Yeni bölüm Yemek Yemeğe Karşı’dan esinlenerek Yunan Sineması’nda yemeğin önemini vurgulayan bir sergi sunuyor. Bıçaksız Çatalsız başlıklı sergide yemek kültürüne odaklanan A Touch of Spice (Bir Tutam Baharat/ Tassos Boulmetis), Htypokardia sto Thranio (Alekos Sakellarios) ve The Fear (Kostas Manousakis) filmlerinden kareler yer alıyor. Made in Europe: Sığınma Krizini Çizgilerle Anlatmak adlı sergi Yunanlı karikatürist Michael Kountouris’in çizimlerinden oluşuyor.   Evim Yeni Evim projesi, Almanya, Türkiye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Yunanistan’ın katıldığı kültürlerarası bir proje. Suriyeli sığınmacılar ve vatandaşlar, Atina, Midilli, İzmir, Sur, Ramallah, Amman’da yapılacak belgesel yapımı atölyelerine katılacaklar. Proje, Anna Lindh Vakfı, Story Doc (Yunanistan), Yaşar Üniversitesi (İzmir), Theater House (Sur), Filistin Genç Filmciler Birliği (Filistin), Arap Kadınlar Medya Merkezi(Amman) tarafından destekleniyor.
Gary Snyder'dan 'Özgürlüğün Görgüsü'
Gary Snyder'dan 'Özgürlüğün Görgüsü'
Yabanı “berbat ve kaba” diye niteleyenler, insanla doğa arasına set çekilmesine neden olup bugünkü inorganik yaşamı, şiddeti ve tahakküm istencini parlatarak özgürlüğün tu kaka edilmesine yol açtı. Gary Snyder, çevirisini İnan Mayıs Aru’nun yaptığı “Özgürlüğün Görgüsü”nde, dünyanın tüm yabanıllığı ile insanı izleyip dinlediğini; her adımın ve geçişin doğaya dalga dalga yayıldığını anımsatırken doğanın gücünün, kendisini ve insanı erginleştirmesinde yattığını hatırlatıyor.Meskûn olmayan için saygı yürüyüşü Çevreci ve işçi dostu şair Gary Snyder, kişisel deneyimlerin ve doğal yaşamın savunucusu. Varoluşun, bütün benliği etkilediğine ve etkilemesi gerektiğine inanarak bunun yaşam ile kişiyi bir araya getirdiğini; hayata tutunmasını sağladığını söylüyor. Bu düşüncesi onu Alan Ginsberg’le buluşturuyor. Snyder doğa, çevre ve hayatın organikliğine olan ilgisini, daha doğrusu buna bağlılığını, doğup büyüdüğü 1930’ların tamamına yayılan ekonomik buhran döneminde ailesinin köy yaşamına dönmek zorunda kalmasına borçlu. Özgürlüğün doğasının ve doğanın özgürlüğünün Snyder’da pekişmesini sağlayansa İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ailesiyle beraber taşındığı Oregon’un ormanlarına dalması. Dağcılığa merak salan, yazan ve enikonu şiirle ilgilenmeye başlayan Snyder, gerçekle hayal olanı buluşturan metin ve dizeler kaleme alırken özellikle mit ile şiirin insanı aydınlatan bir ortaklığı bulunduğunu savunup deneyimle mitlerin bir bütün oluşturduğunu vurguluyor. Riprap adlı derlemede art arda sıralanan kısa şiirlerin doğanın içinden geçtiği görülüyor. Snyder, insanı doğaya yerleştirirken gözün bakıp gördüğü ve ruhun özgürleştiği ve aynı zamanda kişinin hayata dair bilgilere erişmesinin de önünü açan şiirlere imza atmış. Onun dizeleri hem modernliği hem de kendine özgü yapısıyla, merak duyduğu ve hakkında bilgi sahibi olduğu Budizm’den, Uzakdoğu felsefesinden, ABD’nin Batı sahillerinden ve ormanlarından izler taşıyor.   Riprap’teki şiirleri nedeniyle bazı sert eleştirilere maruz kalan Snyder, uzun yıllar Japonya’da yaşayarak Batı Sahili Beat akımına katkı vermeyi sürdürdü. Kesin dönüş yaptığı ABD’de bu katkıyı vermeye devam ediyor. Japonya yılları kendisine, Budizmin ve Uzakdoğu düşüncesinin temelini öğretiyor. Yadsınmayan fizyolojik gerçekliğin ötesine bakma alışkanlığı ya da yetisi, bu temelin önemli öğelerinden. Snyder’ın şiirlerine yansıyan doğa sevgisini ve özgürlüğe düşkünlüğü besleyen tam olarak bu. Dahası, ABD merkezli karşı kültürün yaratılmasında ve belli olaylar karşısında örgütlenen eleştirel hareketin filizlenmesinde de etkili bu durum. Donald Trump’ın başkanlığına, söylediklerine ve eylemlerine karşı hareketlenen kitlelerin bilinçaltında yatan ve meydanları doldurmasını, sosyal ağlarla dünyaya mesaj yollamasını tetikleyen de benzer bir özgürlük söylemi ve ihtiyacı.   GEZGİN SNYDER Snyder’ın da fikir babalarından biri olduğu bu karşı kültür ve onun zeminindeki özgürlük anlayışı, yeni “kültür” yerine zaten var olan ve bozulan bir kültürü tekrar gündeme getirmeye dayanıyor. Bu anlamda olayın bam teli, insanın kendini durdurması ve kendisinden sakınması. Snyder’ın dağ yürüyüşleri, Kızılderili bilgeliğine tutulması, ekolojiye kafa yorması, doğayı kuşatmak yerine doğanın insanı sarıp sarmalamasını savunması ve kendisini Beat akımıyla sınırlamadan daha bağımsız bir kimlikle karşımıza çıkması, hep bu eski kültürün ve bilgeliğin yeniden keşfiyle ilgili. Gezgin Snyder’ın ayaklarıyla değil zihniyle de yürüdüğünü unutmamak lazım. Japonya, Pasifik adaları, Hindistan, Avustralya ve Kızıldeniz gibi pek çok coğrafyada bulunan ve ardından ABD’ye dönen şair, düşünsel anlamda zenginleşirken yürüyüşün zihin açtığını kavrayıp bunu metin ve dizelerine yerleştiriyor. Rebecca Solnit, Yol Aşkı-Yürümenin Tarihi isimli kitabında, yürüme eyleminin insana “bazı şeyleri değiştirmek için güç verdiğini”, kimi zaman da kişiyi “atıllaştırdığını” yazmıştı. Solnit, “zihnin, bedenin ve dünyanın birbiriyle konuşmaya başlamasını sağlayan eylem” olarak tanımladığı yürümenin, tam anlamıyla “özgürlüğe kapı açtığını” söylemişti. Snyder, Özgürlüğün Görgüsü’nde bu bileşimin insana kattıklarını sıralarken yaşam deneyiminin doğanın sunduklarıyla nasıl aynı kulvarda yer alabileceğini göstermeye uğraşıyor.       KADİM DOĞA TANIMLARI İlk anda Snyder’ın anlattıklarının yerel kaldığı düşünülebilir. Ancak atlanmaması gereken ayrıntı, saf bilgeliklerden sızanların, bugün yeryüzünde hüküm süren ve geçmişiyle bağının gücünden bahseden tüm kültürlerin özünü oluşturduğu: Günlük yaşamın gürültüsü ve görgüsüzlüğüyle önemli ölçüde muğlaklaşan bu yöne doğru yürüyen Snyder’la karşılaşıyoruz kitapta. İnsanların eskiden birbiriyle yaptığı yazısız sözleşmeler, yaban hayatındaki av-avcı arasındakine benziyordu. Bir kültür, başkasını yok etmek şöyle dursun ondan besleniyor, hatta olası tehditlere karşı koruma kalkanını devreye sokuyordu. Snyder, yürüyüşü sırasında bu naif kurala bağlı kalan ve sayısı git gide azalan insanlara rastlıyor. Yaşamı şekillendiren, kişileri özgürleştiren bu görgü şimdilerde alay konusu olsa da Snyder ısrarla oraya yöneliyor. Dünyanın çeşitli yerlerine yaptığı gezilerden ve memleketindeki yaban hayatından dersler çıkaran Snyder’ın, o noktaya zarar vermenin yaşamı yapaylaştırdığını ve insanı felaket yaratan bir canlıya dönüştürdüğünü savunması boşuna değil. “Vahşi” ve “özgür” kelimelerinin tüketim paketi olarak sunulduğunu söyleyen Snyder, “doğa dünyadır ve uzun vadede kaçınılmaz olarak vahşidir” diyor. Yabanı tehdit ve şiddet olarak algılayan günümüz kültürüne ince eleştiriler getiren şair, doğanın tehdit içermediğini belirtip bugün insanın oraya müdahale edişini hatırlatarak geçmişteki gezilerinin kendisine kattığı deneyimlerden yararlanıyor. “En kötü haliyle” doğaya yaptığı atıf, aslında “olduğu gibi olana” değer vermesiyle bağlantılı. Bir kurşunkalem imalatçısının oğlu olan Harvard Üniversitesi mezunu, sınıfta ders işlemeyi sevmediğinden öğrencilerini uzun doğa yürüyüşlerine çıkardığı için baskı görüp çalıştığı liseden ayrılmak zorunda kalan, 1845’te Walden Gölü kıyısında “ilk felsefi icraatım” dediği kulübeyi inşa eden ve Meksika-ABD Savaşı’na karşı çıkmak amacıyla vergi ödemeyi bırakan David Henry Thoreau’nun “hiçbir medeniyetin dayanamayacağı yaban” ifadesinin bir yansıması bu. Snyder bir adım ileriye gidip zarını, yabanla beraber yaşayabilecek medeniyetten yana atıyor. Bunun başta gelen koşulu ise “doğa insan için değildir” ilkesini kayıtsız şartsız benimsemek. Meskûn olmayana saygının ilk adımı, bilinen ve beraber yaşanan yabanı olduğu gibi kabul etmek. Snyder’a göre böyle bir arazi üzerinde hak iddiasında bulunmak doğaya pragmatik bir şekilde yaklaşmakla eşanlamlı. Zaten insanın “anlam” kaygısı, yabanda gedik açmak için tam bir fırsat! Yabanı ekonomiye ve tüketime dahil etmek, doğayı insanın emrine verip kullanımına sunan içi boşaltılmış “hümanist” bir yaklaşımdan ibaret. Hal böyle olunca çevremizdeki her şeyi; hafriyatları, dört bir yanımızı kuşatan sevimsiz yapıları, inşaat çılgınlığını, zehirli atıkları, nükleer enerjiyi ve yapıbozumcu her faaliyeti “doğal” ya da “olağan” saymaya başlıyoruz. Snyder, “doğaya aykırı sayılmayan” bu inorganik yaklaşımın panzehiri olarak kadim doğa tanımlarına yöneliyor. Onların içinden öne çıkansa medeniyetin ekonomik ve politik egemenliğine direnç, başına buyrukluk, özgünlük, kendi başınalık ve özgürlük… Snyder’ın doğal olanı bireye uyarlamasıyla belirginleşenler ise onur ve bağımsızlık, baskıya ve kapatılmaya karşı çıkma, dobralık ve serbestlik gibi nitelikler.   “SERT VE EĞLENCELİ ÖĞRETMENLER” İnsanın doğa okur-yazarlığının öneminden bahseden Snyder, bu yetinin körelmesiyle ekolojik fakirliğin ve ekonomik fayda sağlamadığı sürece doğanın anlamsız sayılacağına dair inancın yerleştiğini hatırlatıyor. Doğanın inkârının, duyarlığın inkârına denk düştüğünü; yabandan uzağa düşen insanın bilinçsizleştiğini vurguluyor. Aslında günümüzde bu sefaleti yaşıyoruz; yabanı iskâna açan duyarsız ekonomik ve politik zihniyet, “doğa insan içindir” gibi tehlikeli bir önermeyle güdüleniyor. Snyder, bireylerin kendini insanî olmayan dünyaya uzak hissetmesinin, yabanı yok etmedeki en önemli açmaz hâline geldiğini belirtiyor. En başta bedenin yabani olduğunu kabullenerek bu gidişat tersine çevrilebilir belki: Bu evrensel özelliğin, doğanın ruhuyla uyumunu bedenin hemen her gün verdiği tepkilerden anlamak mümkün. Söz konusu tepkilerin ifade edilmesini sağlayan dilin en iyi biçimde açık alanlarda öğrenildiğini söyleyen Snyder, dilin yaban hayatı üzerinde herhangi bir hakkımız bulunmadığını anlamaya ve anlatmaya yaradığını da anımsatıyor. Doğanın şiirini kavramak ve insanî kelimelerle aktarmak bu nedenle önemli. Yazar tam da bu yüzden “yaban doğanın patikasız dünyası fevkalade bir okuldur, onun içinde yaşananlar sert ve eğlenceli öğretmenler olabilir” diyor. O alanda yürümek Snyder’a göre “şevk ve alçakgönüllülüğün kusursuz dengesini” oluşturur. Organik dünyayı reddetmek ise buranın işleyişini bozmak ve onun insana sunacağı görgüden mahrum kalmak anlamına geliyor. “PARMAĞINLA DAĞI İŞARET ETME SAKIN…” Yabanı “berbat ve kaba” diye niteleyenler, insanla doğa arasına set çekilmesine neden olup bugünkü inorganik yaşamı, şiddeti ve tahakküm istencini parlatarak özgürlüğün tu kaka edilmesine yol açtı. Snyder, dünyanın tüm yabanıllığı ile insanı izleyip dinlediğini; her adımın ve geçişin doğaya dalga dalga yayıldığını anımsatıyor. “Doğaya dönmek”, insanın yaban hayat üzerinde başarılı bir devrim yarattığı anlamına gelmiyor. Richard Nelson’ın “Parmağınla dağı işaret etme sakın, bu kabalık olur!” sözünü hatırlatan Snyder, doğayla ilişkimizin nezaket zemininde kurulması gerektiğini belirtiyor. Bu, manzarayı rahat bırakmak ve ona zarar vermeden içine dalmak demek biraz da. Yabanın görgüsünün, sıkıntılara göğüs gererken ürettiği mizahla da ortaya çıktığını söyleyen Snyder’a göre kırılganlığı ve tevazuu kucaklayan bu mizah, doğanın şiirinin bayraktarlığını da üstleniyor. Bu mizahla yan yana gelen yalınlık, cömertlik ve yürüyüş, gerçek bir yaşamla bizi buluşturur; yazar, “yabandan aldığımız dersler özgürlüğün görgüsünü oluşturur” diyor. Diğer bir ifadeyle yabanın gücü, kendisini ve insanı erginleştirmesinde yatıyor. Snyder’a göre, yaban bize en başta özgürlüğü anlatmaya çalışıyor. Fakat bahsi geçen bu özgürlük, şimdilerde yanlış yorumlandığı gibi her şeyin yapılabileceğine dair bir pervasızlığı değil, yapılmaması gerekenlere ilişkin ilkeler ortaya koyuyor. Dolayısıyla, Snyder’ın adını geçirdiği özgürlüğün temelinde öğrenmeye ve anlamlandırmaya dayanan bir görgü yer alıyor. Yazar, bu nezaketin kavranmasının gerekliliğini vurgularken insanın tüketim, ekonomi ve politik bozgunculuk eliyle yok etmeye koyulduğu yabanın öğretmenliğine kulak vermesinin zorunlu olduğundan bahsediyor. Özgürlüğün Görgüsü / Gary Snyder / Çeviren: İnan Mayıs Aru / SUB Yayın / 48 s.
Murat Yalçın'dan 'Pera Mera'
Murat Yalçın'dan 'Pera Mera'
Farklı iki yapı üzerine kurmuş Murat Yalçın ‘Pera Mera’ adı altında topladığı öykülerini. Üstelik bu farklılıklar, yazarın yarattığı öykü evreninin sadece biçeminde değil biçiminde de etkili.Şehir, kır ve öyküye dair... Genel çerçevede ‘kent’ ve ‘kır’ olarak özetleyebiliriz ‘Pera’ ve ‘Mera’ ile yapılan bu ayrışmayı ama söz konusu Murat Yalçın gibi bir öykü ustasıysa eğer, bu ayrışmanın sadece kitap isminin çağrıştırdıklarıyla sınırlı kalmayacağını da bilmek gerek ki tam da öyle oluyor… "Ya, bayım, işte böyle... Pera dolaylarında analtılır bir kıssadır bu. Bir mecmua kenarına kaydolunmuş. Biz de gördük, söyledik." (Kitaptan)   "Sarımsaklı kemik suyuyla yaptıkları paparayı yermiş yelpikli yaşlı kadınlar ağızlarına ferahlık olsun diye 'galefir' çiğnerken, kendi sözlerini kendi geğirtileriyle bölerken merada geviş getiren inekleri anımsardın." (Kitaptan)   Yirmi iki yıldır edebiyatımızda önemli bir öykü kalesi olarak verimlerini sürdürüyor Murat Yalçın. Bugüne kadar üç kitabı dışında öyküden ayırmadı yolunu. O kitapları ise Hafif Metro Günleri, İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay İkizi Yaşıyor ve Kontrol Kalemi'ydi ki, bunları da öykünün, hikâyenin, kurmacanın sınırları içinde düşünebiliriz rahatlıkla aslında. Bunlardan 1998’de yayımlanan ilki Hafif Metro Günleri, önce bir anlatı olarak basıldı, ardından yazarı tarafından roman diye adlandırıldı. 2013'te yayımlanan İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay İkizi Yaşıyor, Yalçın'ın hâlâ devam eden editörlük günlerinde başından geçenleri karikatürize edilmiş tiplerle hikâyeleştiren bir toplamdı. 2015'te yayımlanan Kontrol Kalemi ise kurmaca-dışı bir deneme toplamı çabasıysa da yazarın kendi yaşamının kurmacası hâline gelmiş bir kitap olarak çıkmıştı karşımıza. Demem o ki -başta söylediğim gibi- bir şekilde öykünün, hikâyenin, kurmacanın sınırları içinde kaldı hep bu yirmi iki yıl boyunca Yalçın. Dile kolay bu zaman dilimi içinde ise yazarın öykü karakteristiği de önemli değişimler geçirdi şüphesiz. Sonuçta hayatın değişimden azade olmadığına inanıyorsak yazının da bu devinimin bir parçası olduğunu kabul etmek gerek… Bu süre zarfında öykülerde değişmeyen tek unsurun, Yalçın'ın en başından beri dikkat çeken yönü olan kurmaca dili üzerindeki hassasiyeti olduğunun da altını çizelim.   “YENİ BİR MERHALE” Buna bakarak uzun yazı macerasında, Murat Yalçın’ın kaleme aldıklarının evre evre farklılaşmasına tanıklık ettiğini söyleyebiliriz okurun. İlk kitaplarındaki o örtük ve imgelere yaslanmış yapı, karanlıkta kalmış yanlara yönelimini yavaş yavaş kaldırdı üzerinden. Bu, bir anlamda öykülerde hikâye etme çabasının da öne çıkmaya başladığı bir süreci temsil ediyor yazar adına… Şen Saat bu paralelde Yalçın’ın öne çıkan öykü toplamı. Farklı bir adlandırmayla Yalçın’ın yazarlık yaşamının bir kırılması, belki de dönüm noktası. Murat Yalçın, Çağlayan Çevik’le K24 için yaptığı röportajda Şen Saat’le ilgili şöyle diyor: “Şen Saat’le klasik tahkiyeye evrildiğimi söyleyebilirim, daha önceleri ‘bir metin’ yazıyordum. Hikâye demeye bile çekiniyordum, klasik bir hikâye tanımına sokamadığım için… Bu kitabı bir merhale, bir aşama olarak görüyorum. Hem içerik hem biçim olarak.” Fakat yazarlıkta aşamalar, dönemeçler, kırılmalar bitmiyor. Şimdi yeni bir durakta yeni öykü toplamı Pera Mera ile yazar. Pera Mera ile ilgili yazmaya Murat Yalçın diğer yapıtları ve özellikle de Şen Saat üzerinden girilmesinin nedeni ise Pera Mera’nın, yazarın geçirdiği tüm evreleri içermesinin yanında farklı bir merhale de yaratması aynı zamanda… Pera Mera’da yazar, Şen Saat ile girdiği ayrışmanın bir ileri safhasını sergiliyor ve öykü dilinde hikâye etme olanaklarını zorluyor. Fakat bir yandan öykünün hayalgücü sınırlarını zorlamaya müsait yapısını da kullanmayı ihmal etmiyor ve ortaya, hem geleneksel hikâyenin anlatım ve okuyanı ya da dinleyeni kendine bağlama gücünü barındıran üslubu hem de modern öykünün oyunlu yapısı bağlamında yaratılmış metinler çıkıyor.   İKİ FARKLI YAPI Bu bahsettiğim ikili karakter, kitapta sadece üslup olarak değil yapı olarak da kendine yer açıyor. Farklı iki yapı üzerine kurmuş Murat Yalçın Pera Mera’da topladığı öykülerini. Üstelik bu farklılıklar yazarın yarattığı öykü evreninin sadece biçeminde değil biçiminde de etkili. Genel çerçevede “kent” ve “kır” olarak özetleyebiliriz “Pera” ve “Mera” ile yapılan bu ayrışmayı ama söz konusu Murat Yalçın gibi bir öykü ustasıysa eğer, bu ayrışmanın sadece kitap isminin çağrıştırdıklarıyla sınırlı kalmayacağını da bilmek gerek ki tam da öyle oluyor… Kitabın isminden yola çıkarak zihinlerde oluşan algı, öykü öykü ilerledikçe bir anlamda yerini bulsa da Murat Yalçın, “Pera” ve “Mera” ile yaptığı bu ayrışmayı farklı izlekler üzerinden sürükleyerek her iki dünyayı bir anlamda kavramsallaştırıyor. Yalçın, “Pera” ve “Mera” fasıllarında kent ve kır olarak böldüğü dünyalarında sadece atmosfer değişikliği yapmakla yetinmiyor bu bağlamda. Gerçek anlamda bir ruh iklimi değişikliği burada söz konusu olan. Kitabın ‘Pera Dörtlüsü’ bölümünde yer alan İstanbul’un bu “asla fethedilememiş kısmı” yapı yapı, sokak sokak yazarın öykü dünyasının parçaları hâline gelirken ‘Mera Beşlisi’ bölümünde şehrin bu kısmı bırakılıp dağ ve köy yaşantısının sahneleri akmaya başlıyor öykülerde. Yazar kır ve kente ayrı atmosferler biçtiği gibi ayrı üslupların dünyası hâline de getiriyor bu bölümleri. Pera’nın içindeyken “modern” sıkıntıların, şehirli dertlerin yansıması sadece öykü kişilerine değil, öykü diline de etki ediyor. Böylelikle de ortaya zaman zaman bilinçakışına teslim olmuş, edebiyat ve edebiyatçılara göndermelerle yüklü, öykünün olanakları içinde yaratıcı biçimlerle örülmüş metinler çıkıyor. Mera’ya döndüğümüzde ise Pera’nın o şehirli sıkıntılarının aksine köylük yerlerin kendine has dertlerinden doğan bir günlük yaşam akışı buluyoruz. Gerçek anlamda içe ve doğaya dönük dertlerin peşine takıldığını görüyoruz Murat Yalçın’ın Mera faslında kaleme aldığı öykülerinde. Tıpkı Pera’da olduğu gibi dil ve dünya ise yazarının yarattığı atmosferin hizmetine giriyor. Zaman olarak da ikili bir yapı söz konusu. Pera nasıl “geçkin” tiplerin öyküleriyse Mera gençlik, hatta çocukluğa inen bir rota izliyor. Fakat bu noktada açılması gereken bir parantez var: Kitap her ne kadar ikilikler üzerine kurulmuş bir dünyaya sahip olsa da aslında öyküler, yüklendikleri imgelerle bir bütünlüğe hizmet ediyor. Zihnin farklı coğrafyalarından toplanmışsa da kuyumcu titizliğiyle ince ince işlenerek bir bütün hâlini almış ayrıksı bir yapı burada söz konusu olan. Öykülerde okur karşısına çıkan güçlü imgeler, öyküler arasındaki bağı perçinliyor. Kitap bu çok katmanlı yapısıyla ise farklı okuma imkânları sunuyor. Tüm bu bağlamlarıyla Pera Mera, Murat Yalçın’ın kendi öykücülüğünün sınırlarını zorladığı, farklı bir evreye geçtiği kitabı şüphesiz. Aynı zamanda öykücülüğümüzün de sınırlarını bir adım öteye taşıyor yazar yayımladığı yeni öykü toplamıyla. Pera Mera / Murat Yalçın / Can Yayınları / 174 s.